Teşhise Kadar Geçirilen 8 Akciğer Enfeksiyonu Daha - 8 More Pneumonia

Sarp'ın Annesinin Ağzından;

Bitmek bilmeyen bir savaş bu. Bir yandan teşhis peşinde koşuyoruz, bir yandansa oğlumun peşini bir türlü bırakmayan bu Pnömoni belası.

Her iyileşmenin ardından evde geçen güzel bir hafta ve sonrası tekrar yüksek ateşle son buluyordu, tam tamına 20 ay boyunca. Artık yatışlarımız 15 gün değil 30 ila 45 güne çıkmıştı. Çünkü her enfeksiyon akciğer hücrelerini bir bir öldürüyor ve artık sıradan kullanılan damar yolu antibiyotikleri ile değil 2. nesil antibiyotiklerden başlıyorduk tedaviye.

Bir yandan 6 ayın tümü üniversite hastanesinin koridorlarında hocaların odalarında teşhis peşinde geçiyorken, diğer taraftan peşimizi bir türlü bırakmayan akciğer enfeksiyonları ile deyim yerinde ise savaşıyorduk… Yatışlarımızı ise özel hastaneye yapıyorduk ki Pamuk Prens kendi odasında ve daha iyi şartlarda tedavisini alabilsin. Onun yaşadığı bu hayatı birazcık olsun kolaylaştırabilmek tek görevimizdi... Diğer taraftan hemen hemen her hafta yeni bir kan örneği gidiyordu yurtdışına, yeni idrarlar.... Sonuç ise hep aynı.

“Bir başka sefere"....

Bu 7 ay boyunca 200'den fazla genetik-metabolik hastalık şüphesi ile yüzümüze yüzlerce tokat yedik. Kan-idrar örnekleri alınıyor ve sonuçları çıkana kadar o hastalıklara ait her bilgiye her detaya ulaşıp duruyordum. Şüphe edilen tüm hastalıkları araştırıp, yan etkilerini, belirtilerini ezberliyordum. Geceleri 1 dakika dahi uyumayan Sarp’la birlikte sürekli eşimden, çevremden, herkesten saklayarak internet üzerinden üniversite yayınları, tezleri satın alıp okuyordum. Avrupa ülkelerindeki doktorlara, Amerika ve İngiltere'de genetik konusunda çalışan hocalar bulup onlara edindiğim tüm sonuçları gönderiyordum. Hastanede yatarken dahi, Sarp'ın uyuduğu 10-15 dakikalık sürelerde hemşire bankosundaki bilgisayarın başında Google karşısında geçiyordu zamanım. Sonuç hep aynı...

“Çıkmaz sokaktasınız, başka bir yol deneyiniz!”

Her taburculuğun ardından bir hafta evde geçirip çıkış sonrası kontrolde tekrar hastaneye yatmanın, bir oğlumla beraber olabilirken diğerinden sürekli ayrı kalmanın acısı, çalıştığım yerdeki insanlara karşı sorumluluklarım,

büyük ve güzel bir aile olmayı bu kadar arzu ederken başıma bir anda gelmiş olanları kaldırmanın yükü, beni ve ailemi ezdikçe eziyordu ama tüm bunlara kulak verecek vaktimiz yoktu.

Pamuk Prens ise damar yolu bulma girişimleri yüzünden ve bir türlü durduramadığımız kasılmaları yüzünden yemek yediği zamanlar dışında sürekli ağlıyordu. Çevre odalarda kalan hastalar gelip Sarp için geceleri dualar okuyor, nöbetçi hekimler, hemşireler sürekli benim için sabır diliyordu. Kendilerinin aslında ne kadar sabırsız olduklarını düşündüklerini söyleyip, bana yürek vermek için uğraşıyorlardı...

Sarp’sa benim onu tanıyabilmem için, kendini ifade edebilmek için sürekli ağlıyordu.

O özel hastanenin 3. katında odaların hemen hemen hepsinde yatmıştık, oradaki dünya tatlısı hemşirelerle uzun geceler geçirmiştik. Durum o kadar trajik bir hal almıştık ki artık Sarp’ın bağırmasına dayanamayan hemşireler onu benim kucağımdan 5-10 dakika alıp, biraz nefes almam için bana yardım bile ediyorlardı. Tabii akciğer enfeksiyonu ile yattığımız için ve saatte bir alması gereken ilaçlar olduğundan hemen hemen hiç uyumuyordum. Sarp’ın 15-20 dakikalık uyku uyuduğu sürelerde dinlenmeye çalışıyordum. Bu sırada ilaç vermek gerekiyorsa ve ben bu arada kestirme yapıyorsam hemşire ablaları beni uyandırmadan Sarp’a tedavilerini veriyorlardı.

Ve tabii, hiç uyumadan işe gitmenin yorgunluğu yüzüme çoktan çökmüştü çökmesine ama hala yapılacak çok şeyim vardı ve uyku yapılacak olan şeyler listesinde en alt sırada yer alıyordu....

Bu kısır döngü 8 kez tekrarlayarak bizi alt üst etmişti. Her defasında muayene sırasında Sarp kötüleşiyor ya da evdeki genel hali bozulunca soluğu acilde alıyorduk. Artık Sarp’ın ciddi derecede Oksijen ihtiyacı oluyordu ve özel hastanede bizden sorumlu olan hekim son 3 yatışımızda sürekli bana oradaki şartların Sarp için yetersiz olduğunu, solunum cihazına bağlanması gerekirse bu hastanenin yetersiz kalacağını, bu yüzden artık bir üniversite hastanesine yatış yapmamız gerektiğini söylüyordu. Her gün beni telefonla arayarak bugün çocuğu başka hastaneye götürün diyen sorumlu hekimimize, sonunda;

“Ben başaramıyorum, yer olmadığını söylüyorlar, o halde siz yapın” dahi demiştim.

Her nedense Sarp'ın üniversite hastanesindeki hocaları ise özel hastanenin daha güvenli olduğunu, enfeksiyonlardan daha uzak olacağını söylüyorlardı. Henüz bir üniversite hastanesi deneyimimiz olmadığından üniversite hastanesinde yaşananlara ilişkin bir bilgim de yoktu.

Her iki hastane arasında mekik dokumak bir yana, artık doktorlara dert anlamaktan yorulmuş, iş ve hastane arasında olmaktan ev hayatını yadırgayan bir anne olmuştum. Konsolosum olmasaydı sanırım eve gitmenin hiç bir anlamı da yoktu. İyi ki Konsolosumuz vardı....
 

Artık bu durum beni o kadar tüketmiş o kadar üzüyordu ki, bizi üniversite hastanesine geçiş konusunda destekleyebilmesi için Dr. Banu Hanıma her gün mail atıp hastanedeki yer durumunu takip ediyordum. Onun sabrı ve gösterdiği ilgi her zaman beni çok etkilemiştir.

Ve sonunda yakın bir arkadaşımın desteği ile özel hastaneden üniversite hastanesine ambulansla aktarıldık ve Acil’den giriş yapabildik. Bu 8. defa akciğer enfeksiyonu geçirdiğimiz döneme denk geliyordu. Mayıs ayının ortaları idi ve Sarp’ımın akciğerlerinde hiç bir düzelme yoktu. Özel hastanedeki doktorumuz hiç umutlu değildi, bense dudaklarının arasından çıkacak küçücük bir “İyiye gidiyor” kelimesi için hayatımı vermeye hazırdım.

Orada başlamıştı savaş ve akşamları bizi ziyaret eden biricik eşim olmasa idi sanırım aklımı yitirebilirdim.

Bu durum o kadar anlatılması güç bir şey ki, bir annenin önceliklerini özgürce seçmek yerine ona sunulan zorunlulukları yaşamak durumunda bırakılması gerçekten çok acı verici. Bir oğlum henüz 8 aylık olmasına rağmen evde tuvalet eğitimine başlanmıştı. Eğitimini vermeyi ona bunu öğretmeyi ne kadar arzu etmiştim....

Konsolosumu sadece geceleri uyurken görebilmek; öpmeye dahi kıyamadığım Pamuk Prensiminse, hastanede henüz yeni mezun olmuş-damar yolu açmayı orada yatan hastalar üzerinde deneme yanılma ile öğrenen- doktorların elinde tükendiğini görürken güçlü olmaya çalışmak... Eşine her seferinde gözlerinin içine baka baka yalan söylemek “En kısa sürede bunu atlatacağız, geçecek ve evimizde olacağız” demek….

Biz birbirimize ne kadar yürek verirsek verelim, sonrasında doktorların bir türlü bulamadıkları damar yolu yüzünden vücudunda 40-45 tane delikle gelen küçücük bir bebeği kucağımıza almak gerçekten çok büyük yürek istiyor… Bu durumu kabul etmek, "Neden" sorgulamaktan vazgeçmek…

Yapabileceğimiz tek şeyin sürekli Allah’a:

“Tamam, ödevlerimizi tek tek yapıyor ve sabırlı davranıyoruz. Ona en iyi şekilde bakıyoruz. Önümüzdeki engellere rağmen ve oğlumuzun tüm çektiği sıkıntı-acılara rağmen sabırlı olmaya çalışıyoruz. Peki ya, tüm bu sıkıntılarının yanında bir de damar yolu sancısı ile kıvranan bu küçücük bebeğe neden bir de bu acıları ekliyorsun? Eziyet çeken bu bebeğin dermanı nerede” demekten kendimizi alamıyorduk.

Tekâmülün ta kendisi idi bu. Önümüze çıkan her bir zorluğun çok büyük olduğunu düşünerek katlanmanın güç olduğunu söylerken bir sonraki aşamada önümüze çıkan sorun daha da büyüyordu. Artık kattaki tüm doktorlarla mücadele ediyorduk. Bize ne uygulamaya karar verdiklerini söylemek zorunda olduklarını, yapacakları her girişim için bizden izin almak zorunda olduklarını öğretiyorduk. Onların işine karışan anneye ve babaya tahammülleri yoktu ama ortada çok değerli ve dokunulmazlıkları olan oğlum “Sarp” vardı. Onlar dünyanın benim oğlumun etrafında dönmediğini söyleyedursunlar biz “Hiçbir şeyin oğlumuz Sarp’tan daha değerli olmadığını ve dünyanın da bizim oğlumuz etrafında döndüğünü” söylüyorduk... Bir süre sonra, siz kendi çocuğunuza ne kadar değer veriseniz başkalarının gözünde de o kadar değerleneceğini öğrenmiştik.

Farkında olmadan uzun teşhis yolculuğunun sonuna yaklaşıyorduk. Bir yandan doktorlar oğlumun artık Oksijene bağımlı hale geldiğini söylüyorlardı. Evde sürekli kullanmamız için oksijen üreten bir cihaz (konsantratör) araştırmamızı, kandaki oksijen miktarını ölçen bir alet (Pulse Oksimetre)edinmemizden bahsediyorlardı. O kelimelerin birine dahi inanmamak için sürekli kendimi ve eşimi telkin ettim. İçimden sürekli birileri bana "Kötüyü çağırmayı bırak ve olumlu düşün" diyordu. Bana telefonda psikiyatra gitmemi söyleyen arkadaşlarıma dahi çok kızıyordum, bana inanmadıklarından ötürü. Sarp oksijen bağımlısı değil, bu durum geçici deyip durdum. O kadar inandım ki, her durumda en objektif bakış açısına sahip eşimi bile bana inanmaya ikna edebilmiştim.

Gün geçtikçe Prensim daha da yüksek sesle ağlıyordu, çünkü bir tam gün boyunca her damaryolu girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Artık eşim avazı çıktığı kadar bağıran Sarp’ın bir süre sonra ses çıkarmayıp kendini koyuvermesine dayanamıyor, odaya girip Sarp’ı ellerinden alıyordu. Bunu gün içinde kaç defa yaşıyorduk hatırlamıyorum...

Arık 20 gün olmuştu yatalı. Bir 20 gün kadar da özel hastanede yatmıştık. Halen oksijen desteği alıyordu Sarp. Hastaneye gelmekten vazgeçen, Sarp’ı yarı yolda bırakan hemşireler, evde Doruk’u terk eden bakıcılar, evde yabancı çalıştırdığımız için evi ziyaret eden polisler, işyerine artık gidemeyen anne ve baba... Her şey darmadağındı.

Genetik, metabolizma doktorları her gün oğlumu ziyaret ediyor, kan almaya çalışıyor, ve resim çekmek istiyor, yüz hatlarını incelemek istiyorlardı. Meselenin gerçekten yüz hattı incelemesi olmadığını anlamak zaman almadı. Bu isteğin sebebi Sarp'tan sonra gelecek olan çocukların tedavine ışık tutacağına inandığım bir şey olsa idi üniversitesinin girişine posterini yaptıracak kadar yürekliydim. Fakat bu sadece çalışma konusu olacaktı ve tezleri içinse 1 puan. Sarp'a hiç bir zaman haksızlık yapmamaya yemin etmiştim.... Onun yüzünün tez konusu olamayacağını, teşhisi koyulana dek beklemeleri gerektiğini söyleyip, işe giderken de hemşire ablalarına emanet ettiğim oğlumun resimlerini kimseye çektirmemeleri konusunda sıkı sıkı tembihliyordum.

“Hayal dünyasında yaşıyorsunuz annesi” diyordu bir metabolizma hekimi. Her defasında teşhiste yanıldığı için artık onu ciddiye almadığımızdan da emindi....

Koyduğu her teşhise

“Hayır, oğlum bu hastalığı taşımıyor” diyordum ve cevap olarak bana:

Hayal dünyasında yaşadığımı söylüyordu...

En sonunda oğlumun teşhisi koyulduğunda ise şunları söylemek için aramıştı bizi:

“Annesi, Sarp bizi 3 defa ters köşeye yatırdı, hep yanılttı” diyerek….

Eşimle bir araya her gelişimizde sadece birbirimize yürek vererek atlatabiliyorduk tüm bunları. Artık hiç tartışmıyorduk, çünkü hem zamanımız hem de yürek gücümüz kalmamıştı bunlar için….

Pamuk Prens neler öğretmiş bize, arkamıza baktıkça, onun bize gönderilmesinin altında yatan sebepler tek tek ortaya çıkıyor. Oğlumu öğrendikçe daha çok seviyoruz.